Music-Lives.TK


~HoşGeldiniz~ Misafir
Son Ziyaretiniz:
Toplam Mesajınız: 0


    Ustalar... Ustalarım

    Paylaş
    avatar
    RapInYunus
    3.Derece
    3.Derece

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 315
    Yaş : 26
    Müzik Türü</b></s> : Y.O.K
    Rep : 0
    Tecrübe Puanı : 0
    Kayıt tarihi : 18/08/08

    Ustalar... Ustalarım

    Mesaj tarafından RapInYunus Bir Salı Ağus. 26 2008, 12:05

    Beyazıt’ta bir “Ermeni Kalfa”nın yaptığı söylenen taş bir evde doğdum.
    Evi dedem yaptırmış. Ben kendimi bildiğimde, Kalfa’nın adı
    hatırlanmıyordu. Ancak, birçok vesile ile sık sık hayır ve rahmetle
    anılırdı. Algılayabildiğim kadarıyla bizim mahallede, birkaç yapısı
    daha vardı. Birbirine genel olarak benzeyen ancak ayrıntılarda
    farklılaşan bahçeli evlerdi bunlar.

    Bizimki kocaman bir evdi, klasik orta sofa planlı idi. Büyük ve
    kalabalık bir aile için yapıldığı belliydi. Bir tür Harem ve Selamlık
    kurgusu içinde sekiz odası vardı. Aristokrat kökenli (dedem Adliye
    Nazırı imiş) ailemiz giderek ufalıp çekirdek aileye dönüşüyordu.
    Dayılar, teyzeler çoktan evlenip gitmişti ben doğduğumda. Bu baba evi
    ise eşi çok erken yaşta ölen anneme bir tür yaşam garantisi olarak
    bırakılmıştı. Sonraları bu evde, annem ve ablam ile yalnız kalınca
    mecburen evi satıp binlerce İstanbul ailesinin yaptığı gibi, bir
    apartman dairesine taşındık. Evin bakımı zorlaşmış, pahalılaşmıştı.

    Çocukluk günlerimde annemin bu ev bakımı ve onarımı işleri ile ilgili
    olarak sürekli vızırdandığını hatırlarım. Çinko derelerin lehimlenmesi,
    kiremit çatının aktarılması, yüksek tavanlı mekanlara badana boya
    yapılması, aksayan su tesisatının özellikle sık sık delinen kurşun
    boruların, bakır depoların yenilenmesi, sarnıcın temizletilmesi, koca
    bahçenin bakımı, daha kimbilir neler.

    Annem için sıkıntı kaynağı olan bu işlerin yapıldığı günler, benim
    küçük ve kapalı dünyam için birer bayram olayına dönüşürdü. Eve gelen
    çeşitli ustaların dibinde dolaşmaya bayılır, hele işin ucundan çocukça
    bile olsa tutabildiğimi düşünmek (evin tek erkeği olarak) beni ayrıca
    gururlandırırdı.

    Tamir ve bakım işlerinde kimsenin acelesi yoktu. İşler belirli bir zevk
    ile yavaş yavaş yapılırdı. Lehimci ustanın ispirtolu prümüs lambasını
    pompalaması ve mavi alev canlanırken çıkan hırıltı, boyacının tenekeden
    tenekeye kireci tülbentten süzmesi, duvarlardan sarkan sarmaşıkların
    teker teker makaslanarak düzene sokulması, şebboy, horozibiği,
    papazşapkası gibi artık nesli tükenmiş çiçeklerin tohuma durması (ve
    benim gizlice tohumları yemem…), bahçe yıkama suyunun önünde çamurdan
    barajlar imal edip sonra da oluşan baraj gölüne marangozdan çalıp
    bahçenin gizli köşelerine sakladığım çıtalar ile köprüler yapmam… tüm
    bunlar belki de sonraları mimarlığı seçmemin nedenleridir, kimbilir.

    Şimdi, yıllar sonra, mimarlık yaşamı süreci de hesaba katılınca ne çok
    “usta” tanımış olduğumu görüyorum. Nostaljik bir algılama gibi
    düşünülebilir ama geriye doğru baktığımda her yeni ustamın bir öncekini
    arattığını söyleyebilirim. Bu gözlemim konusunda elbette birçok sosyal
    ve kültürel neden de öne sürebilirim: Yaşamın hızlanması, insanların
    sınıf atlama telaşı, teknik elemanların Almanya göçü, toplumsal
    zenginliğimizi oluşturan önemli ögelerden azınlıkların yok edilmesi,
    teknik eğitimin ihmali, usta-çırak ilişkilerinin zedelenmesi, gerçek
    mahalle yapısının dağılması, tüketim toplumunun hoyratlığı, değişen
    teknoloji ve malzeme kullanımı bu nedenlerden akla gelen bazıları…

    Burada yitirdiğim eski ustalarımdan kimilerini rahmet, ve her birini
    sevgi ve saygı ile anmak istiyorum. Onların bilgileri, emekleri,
    işleriyle kurdukları özverili ilişki olmasaydı dünyamız daha düzensiz
    daha tatsız olurdu…

    1950’ler:
    Hasan Usta

    Laleli’nin arka sokaklarındaki minik dükkanında yerleşik Habeş
    tesisatçımız. Aslında pek de yerleşik sayılmaz çünkü tenekeleri, çıkma
    kazanları, boruları filan sokağın neredeyse tümünü kaplar. Günün
    yarısını dükkanın karşısındaki kahvede oturup yaptığı işleri
    seyretmekle geçirir gibi gelirdi bana. Uzun boylu, kıvırcık saçlı,
    yapılı, güçlü, sürekli güleryüzlü… Sıkı bir boksör, hep terli, kara
    cildi pırıl pırıl. Ara sıra karnını sertleştirir “vur bakalım, haydi,
    daha güçlü vur…” diye beni test eder, sonra omuzuna alır, bana
    bahçemizde ellerimle meyva toplama tadını yaşatırdı.

    Filip Usta
    Benim adını “filibusta” sandığım topal Rum boyacımız. Acaba
    bir iş kazasında mı topal kalmıştı? Feriköy taraflarında oturduğunu
    sanıyorum çünkü Şişli’de oturduğunu iddia ederdi. İşe fötr şapkasıyla
    gelir. Çok fiyakalı giyinir. Bir aile dostu gibi önce biraz ağırlanır.
    Kahvesi yapılır. Birlikte otururken ben de kahve diye tuttururdum.
    Çocuklara elbette kahve yasaktı. Ben de karşısına oturur onun gibi
    bacak bacak üstüne atardım. Neler anlatırdı bilemiyorum ama sohbetine
    bayılırdım. İlk kahvelerimi onun fincanından gizlice içtim.

    Mihran Usta
    Ermeni, çatıcı, daha çok çinkocu idi herhalde. Epeyce suratsızdı.
    Kumkapı’da yaşardı. Zaten Eski İstanbul’un Marmara kıyılarında sıkı bir
    Ermeni nüfusu vardı. Genelde benim işine bulaşamayacağım bir bölgede
    çalışırdı doğallıkla. Ama bana biraz olsun lehimin ne olduğunu,
    prümüsün nasıl çalıştığını anlatmıştı.

    Bekir Usta
    Arnavut Bahçıvanımız. Park ve Bahçeler Müdürlüğü'nün Beyazıt
    Meydanı’nda çalışan bir işçisi idi herhalde. Çünkü “bahçe müdürü”
    olduğunu iddia ederdi. Bu Arnavut’ların bahçecilik ile yakın bir
    ilişkileri vardır. At sırtında dolaşan zerzevatçımız da Arnavut’tu ve
    onun da bir “Arnavut Prensi” olduğu söylenirdi. Neyse tahmin edileceği
    gibi bizim Bekir Usta doğaya inanılmaz bir sevgi beslerdi. Sonu dehşet
    verici oldu: Menderes istimlakları Beyazıt Meydanı'nı dümdüz edince,
    Bekir Usta, meydanda yıllardır emek verdiği ağaçların kesilmesine
    dayanamadı, kezzap içerek intihar etti.

    1970’ler:
    Yıllar sonra mimarlık yaşamımda, uzun süre şantiyelerden uzak kalmaya
    çalıştım. Kalem efendiliğini bırakıp şantiyelere bulaştığımda ise ilk
    yapımı (Kalkan Han) neredeyse ellerimle inşa ettim. Tüm bir kış boyunca
    bu uzak Akdeniz köyünde ustalarımla birlikte yaşadım. İnşaatın her
    yerinde onlarla birlikte çalıştım.

    Zeynel Usta
    Elazığlı, Alevi-Kürt, sıvacım, şahane bir “insan”dı. Bana çok
    şey öğretti. İlk ilişkimiz, Zeynel, yuvarlak bir yeri sıvarken vıdı
    vıdı etmem üzerine malayı elime verip, “buyurun mimar efendi”
    demesiydi. Elbette rezil oldum. Sonraları, inşaat dışında Türkiye,
    toplum, kültür konularında uzun sohbetler yaptık ve ben şaşkınlıkla tüm
    konularda ne kadar anlaştığımızı gördüm. Uzun süre dost kalarak
    görüştük.

    Mehmet Usta
    Kayserili bir Marangoz. Mizah ustası bir geveze. Hiç durmadan
    ilginç olaylar anlatır. “Usta çivi bile çalmaz ama yere düşeni de
    almaz” diyerek bana şantiyelerde çivi toplatır. Aşırı dindar ve
    durmadan telkinlerde bulunur. Arabasında teypten Kuran dinler, beni
    görünce de hınzırca sırıtarak sesini biraz daha açar. Ama benim karşı
    çıkışlarıma da saygılı. Lisedeki felsefe hocam Pere Dubois’nın
    öğrettikleri sayesinde uhrevi konularda, Akademi’de Utarit Hoca’mın
    öğrettikleri sayesinde de marangozlukta başa çıkabiliyorum onunla. Her
    türlü kavgamıza rağmen çok sevişiriz. Evinde benim için kete açtırır,
    Kayseri’ye her gittiğinde pastırmamı unutmaz. İş konusunda çok sıkı
    pazarlık gerekir, ancak anlaşınca da işine çılgınca sarılır, ahşabı
    gerçekten sever, ki bu özellik bugün çok az marangozda bulunur.

    2000’ler:
    Bu dönemdeki örnek ustalarımın adlarını ne yazık ki söyleyemiyorum, çünkü onlar hakkında pek de iyi referanslar veremeyeceğim.

    H. Usta
    Kalfa olduğunu iddia etti. Güney kıyılarında 70 metrekare bir evi, onun
    yüzünden iki katı sürede ve iki katı pahalıya mal edip rezil olduk.
    Laz, doğallıkla da çok becerikli, ama bir o kadar da sahtekar, tüm
    malzemelerimizi çevre şantiyelerinden geri toplamak zorunda kalıyoruz.
    Kendisini kahvelerde kumar masasından zor kaldırıyoruz, genelde sarhoş…
    Sonraları bölgede “büyük müteahhit” oldu.

    K. Usta
    Zanaatkar, kendi dükkanını işleten eski marangoz tipolojisinin
    son temsilcilerinden. Bir zamanlar iyiymiş, tavsiye ile iş verdik.
    Ancak adam o kadar zor durumda ki, neredeyse tek başına (akrabası bir
    çırak çocuk ile) çalışıyor. Atölyesinin elektrik parasını ödeyemiyor,
    artık ahşaptan da nefret etmiş. Yaptığı doğramayı monte ederken ağaca
    keserle paldır küldür girişip kırınca kovuldu.

    T. Usta
    Kürt bir kalfa. Tam bir organizatör. “En kral işçiler ağbi” diye
    getirdiği tüm ekibi aslında ilk defa İstanbul ve ilk defa şantiye gören
    akrabaları. T. Usta çok zeki ve çok tembel. İş nedeniyle ortaya çıkan
    sorunların tümünde kendince politik yorumlar yapıyor ve Kürt olduğu
    için zaten dışlanmasının doğal olduğunu iddia ediyor. Gerçekten kendini
    ve tüm ekibini sürgünde hissettiği anlaşılıyor. Dönemimizin tatsız
    gerilimlerini de tırmandırmaya hazır. Diğer ekiplerle de anlaşamadılar.
    Şantiyede adeta bir Kuzey-Güney savaşı çıkmak üzere iken ciddi bir
    tazminat ödenerek ekibiyle uzaklaştırıldı…

    İşte benim ustalarımdan bir kesit.

    Merkez İstanbul’daki komşularımız olan ustalarımdan ta uzaklardan ekmek parası için buralara göçen günümüzdekilere kadar.

    Nereden nereye…

      Forum Saati Paz Kas. 19 2017, 01:08