Music-Lives.TK


~HoşGeldiniz~ Misafir
Son Ziyaretiniz:
Toplam Mesajınız: 0


    İstanbulu İstanbul Yapmak

    Paylaş
    avatar
    RapInYunus
    3.Derece
    3.Derece

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 315
    Yaş : 26
    Müzik Türü</b></s> : Y.O.K
    Rep : 0
    Tecrübe Puanı : 0
    Kayıt tarihi : 18/08/08

    İstanbulu İstanbul Yapmak

    Mesaj tarafından RapInYunus Bir Salı Ağus. 26 2008, 12:06

    Bir şehirde on yıl boyunca aynı bankta oturmamışsanız, hangi manzara
    sizin için bir anlam ifade eder? Zihninize çektiğiniz fotoğrafları
    tazelemek istediğiniz gün geldiğinde ilk nereye gideceksiniz? O
    fotoğraflar ki tümüyle kimseyle paylaşılmamıştır, eşsizdir. İki-dört
    yaş arası çocukların sürekli aynı masalı dinlemek ve aynı filmi
    seyretmek istemeleri bir varlık testidir. Aynılık, güven verir. Aynıyı
    aramayı bir nostalji olarak adlandırmak ne kadar yanlıştır. Çocukların
    nostaljik olduğunu söyleyebilir miyiz? Oysa bedeni değişen ve
    kaçınılmaz sona yaklaşan yaşlı insan, yaşadığı şehre bakıp, güven
    duymak ister. Geçicilik, kalıcılığın üstünde sağlam akarsa eğer, acı
    vermeyecektir. Algılarını aşan değişimin ürkütücülüğünde eve kapanmış
    çok sayıda yaşlı insan yaşar İstanbul’da. Mesele yüksek kaldırımlar
    değil…

    Kırmızı Londra otobüsleri, sarı New York taksileri, İngilizce reklâm
    panoları ve dönem dönem belediye başkanlarının “İstanbul’u Broadway
    yapacağız!”, “İstanbul’u Venedik yapacağız”, “Caddebostan bir Central
    Park’tır,” naralarıyla, İstanbul kimliğini yitirmiş, kendi renklerini
    dahi unutmuş bir kenttir. Turistlerin veya yabancıların uğramadığı
    Anadolu Yakası’nın ara sokaklarında “Hair Stylist” kuaförleri, Gross
    Marketleri (genelde Gros Market yazarlar) ile İstanbul bir Dünya kenti
    mi yoksa bunca sesine rağmen dilsiz midir?

    Evrensellik kentlerin kaderi midir? Çağdaş Sanat ve Mimari
    evrenselleşirken, doğaya konmuş kent, doğanın bile iklimlerle ayrıştığı
    bir Dünya’da aynılaşmanın kurbanı değil midir? Peki, neyin aynısı?
    Yukarıda belirttiğimiz “aynı” ile farklıdır elbette. “Aynı”nın sunduğu
    aidiyet ve “aynı” nın sunduğu yabancılık… İstanbullu aidiyetini
    yabancılığa terk etmiştir. Yaşadığı şehrin bir yabancısıdır. Şehrin ana
    dili yabancıdır çünkü.

    Granitleşen ve yükselen şehir bir yanıyla Dubaileşirken, Tarlabaşı’nın
    arka sokakları Rio de Janerio’yu aratmaz. Geceleri silah korkusuyla
    uyuyamayan çocukların bir başkanı var mıdır bu kentte? Şehrin içini
    çocuk ve gençler için yaşanır kılmak adına savaşan, yeni parklar, oyun
    ve spor alanları, kültür sanat binaları yapan… Okullar dışındaki dünya
    çocuklara yasaklanmıştır İstanbul’da! Şehrin toprağından kâr eden
    müteahhitlerin, Donald Trump’ların bir başkanı olduğu aşikâr. Filler
    kıpırdandıkça çimenler ezilmeye devam edecek… Holdingler dev
    ayaklarıyla güm güm yürürken birkaç çocuk varsın ezilsin!

    İstanbul’u İstanbul yapan nedir? Gökdelenlerle topografyasını kaybeden
    Yeditepe mi? Sarayların dibinden geçen köprüler mi? Mimar Sinan’ın
    camilerinin altından geçen tüneller mi? Efsane beyazlığını kaybetmiş,
    taştan betona dönüşen Kız Kulesi mi? Giderek çürüyen ahşap evler,
    köşkler, kasırlar, yalılar mı? Başkaldırma hakkının yasak olduğu tarihi
    meydanlar mı? Kuşçuları ve çiçekçileri sepetleyerek doldurdukları
    bomboş sahil şeritleri mi? İstanbul’u İstanbul yapan, sarı beyaz yüksek
    kaldırımları elbette… Yani asıl mesele yüksek kaldırımlar! Kurallara
    uymayan davranış biçiminin kilometrelerce ifadesi… Tam bir kimlik
    göstergesi… Mavi minibüsler sabırsızlık yönümüzün bir tasviri. Bir
    caddede açılan dört adet “Starbucks” markacı karakterin bir kanıtı.
    Büyük sarı M harfiyle dolu Kadıköy, Taksim, Üsküdar, Bakırköy merkez
    ilçeleri çoktan kim olduğunu unutmuş.

    Ve asla sokaklarda rastlayamayacağınız engelliler, yaşlılar… Kapısının
    önünden ayrılmadan sokakta oynayan ve her araba geçişinde kenarda
    oyununa ara veren çocuklar… Eksik bir toplum… Eksik İstanbul…

    Buna rağmen tarihin alttan kustuğu bu şehirde belki artık gözünü
    kapatıp şehri dinleyen şairler yok. Ama kendi bayrağını bir
    protesto unsuru yapan bir kesim var. Bayrağın konuşmadığını duymayan,
    kendi de böylece konuşurken susan. Bayrağı protesto simgesi olan
    şehirde resmi bayramlarda bayraklar da asılmaz olmuştur artık. Resmi
    bayramlarda herkes çalışır. Resmi bayramlarını yitirmiştir İstanbul.
    Yine de her üst geçitte kendini öven bir yerel yönetimi ve renk renk
    laleleri vardır. Bu laleler, meydansız, parksız, yeşilsiz bir kentin
    sus payı mıdır? Öyle ki havaalanı yakında artar, iç mahallelerde
    azalır, varoşlarda yoktur. Laleler İstanbul hiyerarşisinin bir haritası
    gibidir. Osmanlı’nın en şaşalı zamanının simgesinin son birkaç yıllık
    yükselişi korkutuyor doğrusu keza Osmanlı’ya pek uğurlu geldiğini
    söyleyemeyiz.

    Adresine de yabancıdır İstanbullu. Konsept İstanbul, Trend, Dragos
    Drive, (biri Dumankaya’ya dur diyecek mi?) Incity, Uphill, Eltes Gold,
    My World, My Country, My Village, My Home, My Dream, My City (ya
    Ağaoğlu’na…), Almondhill, Mashattan, Novus Residence (ya Taşyapı’ya…),
    Villa Sera, Dora Park (Suryapı’ya…), Metrokent (KC Grup’a…) Tüm bunlar
    yaşam alanı adları… Bu adları kimler veriyor? Kentin dilini yok ederek
    ne kazanıyorlar? Merak ettiğim bu evlerin kaçında ana dili İngilizce
    olan insan yaşıyor? Kaç ana dili Türkçe olan bilinçli kentli bu evleri
    satın alıyor? Bir ev alırken çocuğuna gelecek satın aldığını fark
    etmiyor mu? Evin bir kimlik göstergesi olduğunu bilmiyor mu? Ancak
    doğum yapmak için Amerika’ya uçan bir kesim var ki sanırım hepsi bu
    evlerde oturuyor. İstanbul’u İstanbul olmaktan alıkoyan da-alan da-
    satan da memnun galiba…

    İtalya’da, Bologna sokaklarındayım. Bir tane İngilizce tabela yok.
    İngilizce konuşmuyorlar da. Kaldığım sekiz gün boyunca İtalyanca’yı
    söküyorum neredeyse. Tümüyle korunmuş, renklerle bozulmamış taş
    yapıların arasında beyaz taksiler gözü almıyor. M harfli hamburgerciyi
    ise uzun aramalar sonucu buluyorsunuz. Her yerde İtalyan kahvesi
    çoğunlukta, tatmamanız imkânsız. İtalya’da olduğunuzu hissediyorsunuz.
    Bologna kenti binlerce turistine göre değişmiyor. Kendi için yaşıyor,
    var oluyor. Kendi kaldığı sürece de geleni çok olacak.

    Bir şehirde on yıl boyunca aynı bankta oturmamışsanız, o şehir zaten yoktur.

    Philip Reeve, “Yürüyen Kentler”* adlı fantastik romanında, kentlerin
    makineler üzerinde yer değiştirmek zorunda kaldığı ve küçük
    yerleşimleri kovalayıp avladığı dönemi kurgular. Bu hareketliliği ve
    aidiyetsizliği okurken, kentlerin aslında bir ağaç gibi köküyle bağlı
    kaldığı toprağı özlediğini duyumsuyorsunuz.

    İstanbul, İstanbul değildir. Küreselleşmenin elinde hamur olmuş sürekli
    değişen bir şehirdir. İstanbul sadece yürüyen bir kenttir.

    * “Yürüyen Kentler”, Phillip Reeve, Çeviren: Müren Beykan, Fulya Yavuz, Günışığı Kitaplığı, 2008

      Forum Saati Salı Kas. 21 2017, 17:51